Bugünkü olayımız doomscrolling. Geçen gün arkadaşlarla sahilde koşuyorduk, tempoyu biraz düşürüp yürümeye geçtik. Çocuk daha yürümeye başladığımız saniye Instagram’ı açıp Reels kaydırmaya başladı. Şok oldum, “Ne yapıyorsun oğlum, bu normal mi?” dedim. Sonra düşündüm, aslında hepimiz aynısını yapıyoruz. Hayatımızdaki en ufak boşluğu bile boş bırakamıyoruz. Metro beklerken, yemek yerken, asansörde, yatmadan önce, hatta işerken bile elimiz fark etmeden telefona gidiyor. Instagram’ı, TikTok’u siliyoruz, iki gün detoks yaptım diye geziyoruz ama bu sefer de aklımız orada kalıyor. Sanki beynimiz birkaç dakika hiçbir şey görmeden, duymadan, tüketmeden durmayı unutmuş gibi.
İşin daha boklu tarafı da kaydırdığımız şeylerin çoğunu birkaç saat sonra hatırlamıyoruz bile. Birinin düğün story’sinden diğerinin tatiline, oradan “20’lerinde yapman gereken 7 şey” videosuna, sonra 2009’dan kalma bir çocukluk görüntüsüne, ardından hiç tanımadığımız iki kişinin podcast kavgasına geçiyoruz. Beş dakika önce ne izlediğimizi unuttuk ama parmak hâlâ aşağı kaydırıyor. Artık sıkıldığımız için telefona bakmıyoruz, telefona bakmadığımız birkaç saniyeyi sıkılmak sanıyoruz.
Bir de işin sosyal tarafı var. Bir çevreye adapte olmak için bile kaydırmak gerekiyor artık. Millet neye gülüyor, hangi meme nereden çıktı, shitpostçu mu, brainrotçu mu, chronically online mı, yoksa hâlâ 2018 Facebook mizahında mı… Birkaç hafta internetten uzak kalsan bazı muhabbetlerin yarısını anlamıyorsun. Eskiden internetten gördüğümüz şeyleri arkadaş ortamına taşıyorduk, şimdi bazen arkadaş ortamının kendisi internetin devamı gibi.
TikTok’u arama motoru gibi kullanmaya başlamamız da ayrı bir seviye. “Beşiktaş’ta burger yenilecek 5 mekan” diye aratıyorsun, daha iyisini bulacağım diye 30 video izliyorsun. Biri “İstanbul’un en iyi burgerini buldum”, diğeri “burayı hâlâ keşfetmediyseniz çok şey kaçırıyorsunuz” diyor. Sonra influencer’ın övdüğü yere gidiyorsun, burgeri yiyorsun, “lan bu baya çöp, ben buna nasıl influencer oldum amk” diye sinirleniyorsun. Sonradan fark ediyorsun video reklam, mekân davet etmiş, yemek bedava. Google’da üç yoruma bakıp çıkacağın şey için TikTok’ta yarım saat kaydırmışsın.
Ama bence daha garibi, internetin sadece nereye gideceğimizi değil, oraya gidince nasıl yaşamamız gerektiğini de göstermeye başlaması. Kahve içmeye çıkacaksın; karşına “İstanbul’da yağmurlu havada gidilecek 5 cafe” videosu geliyor. Analog kamera masada, kitap kahvenin yanında, kulaklık takılı, camdan yağmur izleniyor. Sonra “tek başına date’e çıkmayı öğren” videosu geliyor. Sen yarım saat önce sadece kahve içecektin, şimdi kahve içmenin bile nasıl görünmesi gerektiğini öğreniyorsun.
Bir de gerçek hayat bazen bütün bu saçmalığın ortasına direkt dalıyor. Kadının biri işte oturmuş doomscrolling yaparken kafasını kaldırıyor, karşısında Tom Cruise. Adam omzuna dokunup iyi geceler diyor, kadın şoktan ne söylediğini bile hatırlamıyor. Yıllardır ekranda gördüğün adam gerçekten karşında duruyor ama sen o sırada telefondan başka insanları izliyorsun. Bundan daha iyi bir doomscrolling sahnesi zor çıkar.
En saçması da günün sonunda saatlerce kaydırmış olmamıza rağmen bunu çoğu zaman boşa geçen zaman olarak bile görmememiz. Çünkü arada bir mekan bulduk, iki meme öğrendik, bir ürün kaydettik, gündemden bir şey gördük. Telefonu kapatınca sanki baya bir şey yapmışız gibi geliyor. Sonra ekran süresi altı-yedi saat çıkıyor ve o altı saatin içinden aklında kalanları saysan belki on dakika etmiyor. Sonsuz kaydırmanın numarası biraz da burada zaten: hiçbir şey yapmadan sürekli bir şey yapıyormuşsun hissi vermesi.







Doğru teşhisler ve çok güzel görsel seçimleri... 👌👏🙏
Ve en kötüsü de kimse bunun kötü sonuç doğurduğuna inanmıyor ya da inanmak istemiyor